HACER YEĞİN GÜNEŞ
Ve iyi bir adam kıraç toprakla uğraşa uğraşa soğuyan bir kalple artık üstüne titrediği değerler manzumesinde anlam sapması yaşayarak damla damla kararıyor, kötülüğe meylediyor.
1870 Estonyası’nda Andres adındaki çalışkan bir genç adam ve karısı Krõõt yeni bir hayat kurmak için borç edinip bir çiftlik satın alıyor. Bataklıklar arasında kalmış ıssız ve bakımsız Robber’s Rise denilen yerde konuşlanmış olan bu çiftlik için evin reisi Andres geç olmadan işe koyuluyor. Andres; güçlü, kuvvetli, emeğe ve nasibe inanan; dindarlığı doğruluk evrenine kazık olarak çakabilmiş bir adam. Burada yapmaları gereken çorak toprağın direnişini kırmak, komşusuyla iyi geçinip işbirliği yapmak ve hayatının eserini miras alacak bir oğul-bir varis yetiştirmektir. Ancak içinde bulundukları coğrafya zorlu yanını gösterdiğinde, komşu çiftliğin sahibi Pearu’nun da oldukça kaygan ve tekinsiz bir rakip olduğu ortaya çıkıyor.
Filmin açılış sahnesinde; gün akşama dönerken, bataklığa saplanan bir inekle başında onu ümitsizce ölüme terkeden bir kâhya resmi önümüze düşüyor. Andres ve genç eşi ise bir kağnı üzerinde yıllarca yaşayacakları haneye ve kıraç topraklara doğru ağır ağır ilerlemektedirler. Andres, kolları sıvayıp “asla kurtulamaz” denilen ineği saatlerce ter dökerek bataklıktan çekip alınca, mitoloji kahramanlarına özgü “elinden bir uçanla bir kaçan kurtulur” havası izleyiciyi hızla filmin içine çekiyor. Karısının güzelliği ve tanrıçalara özgü neşesi de metaforik unsurlarla yönetmenin üzerimizde yaratmak istediği hissiyatı tamamlıyor. Fakat mevsimler değişip dönüşürken, Andres’in toprağı adam etmek, binbir emek ve zahmetle açtığı hendekler yoluyla bataklığı kurutmak için gösterdiği insanüstü çaba, karısının bir erkek evlat verebilme umuduyla üst üste doğum yaparak bedenini eşini mutlu etmeye adaması, boğazımızda bir yumru olup büyümeye başlıyor.
Sürekli istihbarat çalışması yapar gibi Andres’in arazisinde gezinen siyah köpeğiyle daima siyah giyinen, siyah şapkalı Pearu’nun ilahi unsurlarla bezeli filmin anlam evreninde “şeytan”ı temsil ettiğini anlamak zor değil. Buna karşılık Andres, köpeği ve eşinin birbiri ardına doğurduğu kız çocukları hep sarışındır. Fakat güzel bir eşe, sıhhatli ve güçlü bir bedene, sağlıklı çocuklara sahip olmasına rağmen dikkati, sürekli sınır komşusuyla yaşadığı anlaşmazlıklar yüzünden yerel mahkemeye sevk edilmiş sonu gelmez davalardadır. Siyah-sarı alegorisinde insanın tarlası ile şeytanın tarlasını ayıran sınır da üstünde bir haç bulunan ve kadrajın ara ara sabitlendiği büyük bir taştır. İnsan proje yapıyor, şeytan kandırıyor. İnsan şikayet ediyor mahkemelere, şeytan yalan söylüyor. İnsan, Alman disipliniyle deliler gibi çalışıyor, şeytan votkadan kafasını kaldırmıyor, içki âleminde saman tedarikini bedavaya getirip mahsulünü fazla göstermenin taşlarını döşüyor. Nihayet kahramanımız cennete çevirmek için büyük emek verdiği topraklarda, kendi nesline emek vermeyerek ilahi tokatlar yemeye başlıyor… Ve iyi bir adam kıraç toprakla uğraşa uğraşa soğuyan bir kalple artık üstüne titrediği değerler manzumesinde anlam sapması yaşayarak damla damla kararıyor, kötülüğe meylediyor. Bu kritik evrede karısı Andres’e acı bir uyarıda bulunuyor: “Ölü ebeveynler, çocukların ne işine yarayacak? Taşların ve tarlaların onlara sarılamaz, hendeklerin onların saçlarını öremez, bataklıklar onlara kaşık nasıl tutulur öğretemez! Aitlik hissi topraktan gelmez.”
———————————-
Yönetmen, filmin evrenini hem görsel hem de yansıtma teknikleri açısından muhteşem kurmuş. Demlenerek ve tefekkür ederek geçen üç saatlik dilimde, filmin içinde yaşamak istiyoruz, yaşananların bir tarafı olmak ve zaman zaman yerimizden fırlayarak olaylara müdahale etmek. Gerçekliğimizi arayıp durduğumuz dünya mizanseninde kendi kayboluş hikâyemizi gözden geçiriyor, adalet anlayışımızı sorguluyoruz. Andres, Pearu’nun hilelerle bir şekilde kazandığı sonu gelmez davalardan sonra hiç fark etmeden onun yöntemlerini benimserken, “Bazen Tanrı, işini iyi yapmıyor gibi geliyor” diyerek artık hassas dengeler üzerinde hikmeti kendinden menkul dünya düzenine elini katıp karıştıracağını belli ediyor. Oysa çok sonraları bir erkek çocuk doğururken eşini kaybetmenin eşiğinde, ellerini açıp aynı Tanrı’ya: “Bu oğlanı bir kıza çevir. Ve sahip olabileceğim diğer oğlanları da. Sadece karımın yaşamasını istiyorum.” diyerek yalvarmıştı. Ancak yaşadığı ağır kayıptan sonra radikal bir dönüşüm beklediğimiz kahramanımız daha da bileyleniyor ve “şeytanın temsilcisi” komşusunun ölümden devşirdiği ibretlik nazar, onda karşılık bulmuyor. “Bir insanın hayatı nedir ki? Orak karşısındaki bir saman sadece” söylevi, Pearu’nun dahi, ölümün hakikate dair sessiz ve güçlü mesajıyla terbiye olabileceğini gösteriyor.
Bundan sonra Andres’in karanlık dünyasındaki tek kişilik krallığı, yardımcılarına ve evlatlarına olan hoyratlığı, kazanma hırsının doyumsuzluğu, dindar bir adam olmasına karşın haftanın yedi günü-Pazar günleri de- çalışarak, kiliseye gitmekten vazgeçmesi ve en sonunda yardımcısı Juss’un karısı Mari’yi çocuklara bakmak üzere yanında alıkoymasıyla hızlanarak hükmüne devam ediyor. Juss, meseleyi hazmedemeyerek bir zamanlar kendisini ipten alan karısı Mari’yi kaybetmenin ağırlığıyla ve aynı urganla intihar ediyor. Objelere yüklenen metaforik anlam katmanı, dikkatli bir seyirle filmin sonunda tamamlanan bir yapboza dönüşüyor. Urganın, şeytanın sürekli yıktığı ve yeniden yapılan çitlerin, zamanın akışını haber veren mevsimsel değişim görsellerinin, domuzları engellemek üzere kapıya yapılan eşiğin, tabutların ve onları yaparken kullanılan baltanın, yıllarca yerinden oynatılmaya çalışılan devasa kayanın kısacası eşyaya/şey’lere yüklenen anlamın altında eziliyoruz. İnsanın acziyetini anlaması için kainat seferber oluyor ancak kibirle yükselen benlik inşası, onun sonunu hazırlamak üzere zahiri ve batıni varlığını çepeçevre sarıyor.
Bir Rus romanında olabilecek mekân tasvirlerini ve karakter analizlerini seyirlik bir şölene dönüştüren film, sinemanın gerçek gücünü yansıtmakta kararlı davranıyor. İç mekân çekimleri birer Caravaggio tablosunu andırırken, dışarda muhteşem fırça darbeleriyle kış, bahar ve yaz; kısacası gürül gürül bir hayat akıyor. Yönetmen filmin atmosferini öyle bir kuruyor ki yakaladığı izleyiciyi kesinlikle bırakmıyor, film bitiyor ama biz hâlâ 19. yüzyıl Prusya köylüleri ile birlikte söyleşmeye devam ediyoruz.
Filmin bir başka güçlü tarafı, “mısra-i berceste” hükmündeki vurucu diyalogları. Andres, beklenmedik bir gebelik neticesinde Juss’un karısı Mari’ye nikah kıymak üzere kiliseye gittiğinde Rahip, verilebilecek en hikmetli tepkiyi veriyor: “Demek doğru. Robber’s Rise’lı Andres, fakir adamın karısına el koyuyor. Sizler, kalplerinizi yokladınız mı? Tanrı’nın hanesine saf kalplerle mi geldiniz?” Adalet isteyen Andres’e diyaloğun devamında: “Adalet, zihnini öfkeli, kalbini kötü yapar. Yücelik istemelisin evladım. Her ikiniz de günahlarınız için bedel ödemedikçe nikahınızı kıyamam.” diyerek en sahici bariyeri koyan taraf oluyor.
Pearu’nun oğluna olan sevgi bağının neticesinde babasından evlilik izni isteyen büyük kızı Lisi’yi, istemediği bir beraberlik yaşadığı için değil, her iki çiftliğin de varisi olmayı reddettiği için evden kovuyor. Ve bundan sonra evin yaşlı kâhyasının vicdanın sesi oluşuna şahitlik ediyoruz: “Baban sana böyle kötü davranıyor, çünkü artık eskiden olduğu adamdan eser kalmadı. Eskiden ailesi için canını verebilirdi. Andres’i bu kadar kin ve öfke dolu yapan nedir diye düşündüm. Pearu’nun kötülükleri olabilir ama baban çok daha beter. Bence asıl sorun sürekli tek başına okuduğu; İncil! Basit bir adam Tanrı’nın sözlerini fazla okursa kalbi katılaşır, çünkü onlar insanların aklı için fazla güçlüdür. İnsan, bu fazla güçlü sözlere kafasına göre anlamlar yüklemeye başlarsa, aklı başında kişilere itibar etmez olur.”
Yine en büyük oğlu Andres askere gitmek üzere evden ayrılırken baba&oğul arasında yaşanan diyalog, kesintisiz bir çabayla ama beyhude geçmiş bir ömrün yakıcı pişmanlığını Andres’in kalbine koymayı başarıyor:
-Bütün bunları sizin için yaptım. Önce iş ve emek, sonra sevgi gelir.
-Baba, iş ve emek hep oldu. Annem bu yüzden öldü. Ama sevgi hiç gelmedi.
Nihayet film, tam bir seyr-ü süluk çağrışımıyla seyahatini tamamlıyor ve başladığı yerde bitiyor:
“İnsan, ne ister?
Bir yere varmak.
Başlangıçta insan, bir tepe üstünde durur ve nereye gitmek istediğini görür. Sonra yola koyulur. Yol boyunca ilerler, ormanlar geçer. Nemli çayırlarda ve yoğun bataklıklarda debelenir. Sonra durur ve yolunu yitirdiğini görür. Yolunu kaybetmiş ve nasıl devam edeceğini bilmeyen biri ne yapar? Nasıl başa döner? Yola çıktığı yere… Çünkü asıl aradığı cevap; oradadır.” 2019 yapımı, orijinal adı “tõde ja õigus” olan ve yönetmenliğini Tanel Toom‘un yaptığı “Truth and Justice”, 2020 Oscar “en iyi uluslararası film” dalında Estonya adına yarıştı. Müziklerini Mihkel Zilmer’in üstlenmesi sayesinde, sahneler, görsel ihtişamın yanı sıra işitsel lezzetlere de kapı aralıyor

Yorum bırakın