Bahattin Coşkun Hocamın Ardından…

AZİZ KAĞAN GÜNEŞ

Hocam güzel Müslümandı, ilim adamıydı, ehli hikmetti, şefkatliydi, gözü yaşlı, ağzı dualıydı, hayır yapar, hayra vesile olur, Müslümanların dertleriyle dertlenirdi.

  Ölür ise ten ölür

Canlar ölesi değil

Yunus Emre

Sene 2004. O.D.T.Ü İnşaat Mühendisliği 2. Sınıf öğrencisiyim. Surveying (Topoğrafya) dersi alacağız. Hoca elinde notları ve beyaz önlüğüyle sınıfa girdi. Sakalları bayağı uzundu. O.D.T.Ü’de olduğumuz için ilk etapta “hoca acaba Marksist mi” diye düşünmedim değil. Üniversitede bu tip hocalar çoğunluktaydı çünkü. Komünizm nostaljisi yapan kapitalist hocalardan geçilmezdi O.D.T.Ü’de; öğleleri yemekhanede bildiri dağıtıp, slogan atıp, bayrak açan solcu, devrimci öğrencilerden de. Hala öyle midir bilmem ama çok sanmam. Aradan yirmi yıl geçmiş! Yeni neslin siyaset ve politikayla pek işi yok. Olabildiğine pragmatistler. Menfaatleri ön planda.

Hocanın sakallarına bakarak dünya görüşü hakkında tahminde bulunmaya çalışırken, sakalları uzun olsa da bıyık kısmını itinalı bir şekilde kısalttığını gördüm. Solcu hocalar böyle uzatmazlardı sakallarını. Bıyıkları da sakallarıyla beraber uzar, çoğu zaman da dudaklarını kapatırdı. Sonra gömleğinin yakası dikkatimi çekti hocanın. İlikliydi. Hocanın görünüşü samimi bir Müslümana benziyordu. Evet, Müslümanlığın samimiyeti kıyafetinden, zahirinden anlaşılmaz ancak Müslümanlar sakal bırakmanın sünnet olduğunu bilirler. Ve buna riayet eden –uzatış tarzına göre- “ben Müslümanım” diyebilir zahiren de. Ayrıca görünüş önemli değil gibi toptancı bir yaklaşımı da doğru bulmuyorum. Hayır efendim, öncelikli olan amel olmakla birlikte, görünüş de önemlidir. Hele bu görünüşün bir amel olduğu bilincini taşıyan Müslüman, sünneti gözettiği için sakalından giyimine kadar zahire bakan her eyleminden Allah’ın muhabbetini celbedebilir.

Hoca dersi adeta aşkla anlatıyordu. İyi ancak hızlı bir İngilizcesi vardı. Takip etmekte zorlanıyorduk. Ders zaten ağır. Hoca bir taraftan tahtaya formüller yazıyor, hesaplar yapıyor, diğer taraftan da hızlı bir şekilde İngilizce konuşmaya devam ediyordu. Ders bitti.  Arkadaşımla birbirimize baktık. Şaşkındık. İkimiz de ilk dersten bir şey anlamamıştık. Ben sonraki derslerden de pek bir şey anlamamış olacağım ki dersi üçüncü alışımda zorla geçtim! Ama iyi ki üç kere almışım! Çünkü hoca dersin sonlarında doğru, ders notlarını bir kenara bırakır, İngilizceden Türkçeye geçer, hayata dair o kadar önemli şeyler söylerdi ki. Üç dönem hocanın odasına gitme, onun sohbetlerinden istifade imkânım oldu. Öğrencilerini çok önemserdi. Hepsiyle ilgilenmek isterdi. Odasının kapısı her zaman açıktı. Gelenlere ikram edecek bir şeyi mutlaka olurdu. Bu bazen bir hurma, bazen de bir elma olurdu. Bir gün odasında elma ikram etmişti. Elmasını yedikten sonra elmanın çöpünü dişlerine doğru götürürken, “Aziz bak, Allah bunu da yedikten sonra bir nevi kürdan olarak kullanabilelim diye yaratmış sanırım” dedi. Hocam tefekkürü önemserdi.

Derslerde bazı kitapları önerir, mutlaka okumamız gerektiğini gerekçeleri ile açıklardı. Şimdinin Gücü adlı kitabın altını çizmişti, okuyun diye. Gençliğin halleriyle dertlenirdi. Gayretsizliğimizi eleştirirdi. Öğrencilerine “delikanlı” diye hitap ederdi. Kendisinden sonra derse giren olursa, “delikanlı o senin kolundaki nedir, saat kaç, annen baban da seni burada okuduğunu sanıyor” der ve sonra derse girmesine izin verirdi. Tabi bu arkadaş sonraki derslere geç kalmazdı. Bir başka derste, bir kız arkadaşımızla erkek arkadaşımızın otururken biraz fazla yakınlaştıklarını görünce ilk defa ciddi anlamda sinirlenmiş ve uyarısını üst perdeden yaptıktan sonra “delikanlı adam ne yapar ne eder, kendisine laf söyletmez” demişti.

Bir başka gün derse geldi. Cebinden bir not kâğıdı çıkarıp okumaya başladı. “Belki birazcık kızardın” sonra döndü bize baktı ve tekrar not kâğıdına bakıp okumaya devam etti “ruhun belki can çekişiyor” Tekrar bize baktı ve okudu. “Belki biraz da bozuldun ama/Sana kırmızı çok yakışıyor”. Sözler o zamanlar meşhur olan bir pop sanatçısının son şarkısının sözleriydi. Tabii hepimiz anlamıştık ama biraz da şaşırmıştık hoca neden bu şarkının sözlerini okuyor diye. Hoca konuşmaya başladı. “Gençler bunlar nasıl şarkı sözleri! Hem de TRT’de çalıyor! Bu şarkılarla, bu güftelerle mi ilerleyeceğiz biz? Yazıklar olsun!” Şarkının sözlerini kaydetmek için derse gelirken aracını durdurduğunu söyledi.

Her derste mutlaka nasihat ederdi. “Sizlere en önemli üç tavsiyem şudur gençler: erken evlenin, eşinizi çalıştırmayın ve çok çocuk yapın.” Tabii biz onun bu öğütlerini o zamanlar pek de mantıklı bulmuyorduk ama hayat tecrübem hocanın önerilerinin ne kadar da önemli olduğunu gösterdi. Modern insanlar bunun ne anlama geldiğini bilemezler. Kendisi dediğini yapmış, erken evlenmiş, eşini çalıştırmamış ve beş çocuk sahibi olmuştu. Dört oğlu, bir kızı vardı. Kızını genç yaşta kaybetti. Uzun bir tedavi süreci maalesef sonuç vermemiş ve kardeşimizi hocamızdan, ailesinden ayırmıştı. Baş sağlığı için aradığımda ne diyeceğimi bilemiyordum. “Kızımla günlerce sohbet ettik ve en önemlisi de dua nasıl edilir, onu öğrendik Aziz” dedi. Bir taraftan can parenizi kaybediyorsunuz, diğer taraftan ise bu sürecin kendinize dua etmeyi öğrettiğini düşünüyorsunuz! Mutlaka çok zor zamanlardan geçti ama bunu içinde yaşadı sanırım. Muhtemelen hüznünün zahire yansımasının o çok sevdiği Rabbine bir isyan olabileceğini düşündü.

Çocuğun ancak bir başka çocukla büyümesi durumunda sağlıklı büyüyeceğini, iletişim becerilerini geliştireceğini, paylaşmayı öğreneceğini ve şımarmayacağını söylerdi. Evet, modern zamanlarda bir çocuk sahibi olup ona adeta servet harcayıp ancak sonunda da ne ahlaki ne de akademik başarı olarak istediği seviyeyi elde edemeyen ebeveynlerin kulakları çınlasın! Hocamın erkek evlatlarından biri Arabistan’da bir şirkette üst düzey yönetici, biri üniversitede profesör, biri dişçi ve diğeri de iyi bir mühendis.

Odasında genelde birileri olurdu. Sohbet etmeyi çok severdi. Her insandan bir şey istifade edilebileceğini söylerdi. Bir hizmetli abimiz vardı üniversitede. Onu çok sever ve onun sözlerinden alıntılar yapardı. “Önünüzde okumak ve biriyle sohbet etmek gibi iki alternatif varsa siz sohbet etmeyi tercih edin, kitabı her zaman okuma imkanınız olur” derdi. Öğrencilerinin akademik olarak başarılı olmasını isterdi. Ortalaması düşük olan öğrencilerine “bu dönem az ders al, çalışmayı öğren, hem ortalaman yükselir, hem de kendine güvenin gelir” demişti. Biz başımızı sallıyor ama sonra yine de bildiğimizi okuyup çok ders alıyor ve bazılarından kalıyor diğerlerinden de düşük notlarla geçiyorduk. Hocamdan duyduğum sözlerdendir: “Hamur tava geldi kömür tükendi, akıl başa geldi ömür tükendi!”

Mezun olduktan sonra hocamla görüşmeyi hiç aksatmadım. En az ayda bir kez arar sesini duyar, sohbetinden istifade ederdim. Emekli olduktan sonra hocalık vasfını akademiden hayır işlerine kaydırmıştı. Bir ziyaretimde şu an profesör olan bir hocamızı İngilizce çalıştırırken görmüştüm. Evinde bir gün beni ağırladığında, namaz kılarken dikkat edilmesi gereken hususlardan bahsetmiş, hadisi şerifler nakletmiş ve her rüknün hakkının verilmesinin, vücudun azalarının namazda sekinet bulmasının çok önemli olduğunu söylemişti. Namaz kılarken, özellikle rükudan kalktığı zaman –görece- uzun bir süre beklediğini görmüştüm. Şimdi rükudan doğrulduğum zamanlarda hep hocam aklıma geliyor. Öyle bir hoca işte, öğrencisine ilim öğretmekle kalmamış, namazın nasıl kılınması gerektiğini de göstermişti!

Rahmetli dedesini çok severdi. Onunla geçen bazı anılarını anlatırdı. Dedesinin hocamı ne kadar önemsediğinden, ayrıca gözü yaşlı bir Müslüman oluşundan bahsederdi. Hocamın da kalbi yumuşak, gözü yaşlıydı.

Hayrı, yardımlaşmayı çok sever ve önemser, hayırda yarışır, yarıştırırdı. Neredeyse her gün paylaşımlarda bulunurdu whatsapp’tan.

Parayı önemsemezdi. Bir sohbetimize “para dediğin kirli bir şey, çok da önemli değil, ben maaşım ne kadar yatar bilmem bile, ihtiyacım olduğunda alır kullanırım o kadar” derdi. Konuşmayı çok severdi. Ancak çok konuşurken asla boş konuşmazdı ve dinletirdi. Çok zekiydi. Nüktedandı. Esprileri cümlelerinin arasına sıkıştırır, güldürürken vermek istediği mesajı da verirdi. Telefonda konuşurken arkadan kıymetli eşinin sesini duyardım bazen. “Yeter konuştun yeter, bırak biraz da çocuk konuşsun”. Hocam “hanım kızıyor Aziz” derdi. Ben hocam hiç susmasın isterdim.

Hocamı son aradığımda sesi çok kısılmıştı. Ayrıca nefes almakta güçlük çekiyordu. Basit bir soğuk algınlığı zannetmiştim. O da birçok doktora göründüğünü ancak tam teşhisinin konulamadığını söylemişti. Hocamın sesini bir daha duyamayacağımı hiç düşünmemiştim. Keşke biraz daha uzun konuşsaydım diyorum ama uzatamamıştım çünkü sesi çok kısık ve yorgundu. Daha fazla yormak istememiştim.

Sonraki süreçte hocama hiç ulaşamayınca oğlunu arayarak ondan bilgi aldım. Maalesef vücut kaslarını hızlı bir şekilde eriten ve bağışıklık sistemine de ciddi zarar veren bir hastalığa duçar olmuştu. Oğlundan düzenli haber alıyorduk ama haberler maalesef tablonun her gün daha kötüye gittiği yönündeydi. Hocam hastanede yoğun bakıma alınmış, başlarda kısık çıkan sesi git gide azalmış, cümleleri kısalmış ve en sonunda sesi tamamen gitmiş ve konuşamaz hale gelmişti. Kas erimesi boğaz kısmında  da başlayıp, oradaki kasları  işlevsiz hale getirince, yemek de yiyemez olmuş ve mideden beslenmeye başlanmıştı. Hocamın oğluyla konuştuğumda şunu söylemişti: “Babamın dünyalık anlamda sevdiği üç şey vardı: biri kitaplar ve okumak, diğeri sohbet etmek ve konuşmak, diğeri de yemek ve ikram etmek. (Başlarda) okuyordu ama sonrasında sohbet etme imkanı da yemek imkanı da olmadı.” (Hocam kesinlikle obur veya yemeğe düşkün biri değildi.). Ancak oğlu bu durumu ifade ederken, bunun da hocam için bir imtihan olduğunu ifade ediyordu. Yıllar önce kızının kaybetmekle imtihan olan hocam, şimdi de sağlığı ile imtihan oluyordu ve hastalığı çok nadir görülen, vücudu da her anlamda hırpalayan bir hastalıktı.

Hocamın hastanede kayda alınmış bir videosunu görmüştüm. Oğullarıyla yazarak iletişim kuruyordu. Yüzü dinç ve diriydi. Aldığı notlardan bazısını görmüştüm. “Çokça dua ediyorum, okuyorum, zikrediyorum!” yazmıştı. Çocukları her geldiğinde onlara ailesinden, dostlarından, takip ettiği işlerden sorup haber alıyor, yönlendirmelerde bulunuyormuş. Düşünün böyle bir hastalığa yakalanan insan her halde umudunu yitirir ve sessizce gelmesi yakın olan sonu bekler ama hocam hastalanmadan önceki tüm gayretini devam ettiriyordu. Konuşamıyorsa kalem kâğıt vardı. Son zamanlarda ise el kasları da gücünü kaybetmiş ve maalesef yazı da yazamaz hale gelmişti. Öyle ki oğlu belki parmaklarıyla klavyenin tuşlarına basarak söylemek istediklerini aktarır diye düşünüp klavye götürmüş ancak hocam bir tuşuna bile dokunamamıştı.

Ailesi, dostları, öğrencileri, ezcümle tüm sevenleri onun için dua ediyorduk. Ama tüm bu dediğim süreçler yaşanırken yakın bir zamanda hocamın vefat haberini aldık. Duaların kabulü her zaman istediğimiz şekilde olmaz. Biz hocamızın şifasını istedik ama çok çektirmeden, kulunun canını kuş gibi almak da dua vesilesiyle olabilir. Hocamın özellikle hastalığı döneminde yaşadığı tüm sıkıntıların günahlarına kefaret olduğuna ve onu tertemiz yaptığına inancım tamdır. Hocama yıllardır sürekli dua ederdim. Vefatından sonra ettiğim duaların vefatından önce ettiğim dualarla aynı olduğunu fark edince, duanın dünyaya bakan tarafını artık bırakmam gerektiğini düşünerek gözyaşlarıma hakim olamadım. 

Hocam güzel Müslümandı, ilim adamıydı, ehli hikmetti, şefkatliydi, gözü yaşlı, ağzı dualıydı, hayır yapar, hayra vesile olur, Müslümanların dertleriyle dertlenirdi. Nüktedandı, yeri geldiğince celalliydi. Yirmi yıl talebeliğini yapmış öğrencisi olarak ben şahidim! Çok iyi bilirdim!

İnşallah cennet bahçelerinden bir bahçe olan kabrinde kendisinden çok önce Rahmana yolcu ettiği kızıyla hasret gideriyordur.

Makamı cennet olsun.

Ruhuna El-Fatiha.

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑