Karın Sesi, Gecenin Yarığı: Karlı Bir Gece Vakti

HACER YEĞİN GÜNEŞ

Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak

İsmet Özel

Karlı bir gece vakti… Kelimeler, dışarıda sessizce yağan karın taneleri gibi yere düşüyor; her biri tek başına soğuk, ama yan yana geldiklerinde beyaz bir örtüye dönüşüyor. İsmail Özen’in kaleminde bu kar, yalnızca mevsimin değil, insan ruhunun da iklimini belirliyor. Gecenin koynunda ağır ağır ilerleyen hikâye, okuyucuyu hem dışarıdaki sokak lambalarının solgun aydınlığına hem de içimizde yanan, titrek bir lambanın ışığına çağırıyor. Bir roman düşünün; karın sessizliğinde saklanan gürültüyü, gecenin karanlığında parlayan hakikati ve insanın en derin yarıklarında yankılanan sesleri duyuruyor.

Romanın adı, iki temel duyguyu aynı anda çağırıyor: Karın örten ama izi de belirginleştiren sessizliği; gecenin gizleyen ama kalbi kendine mecbur bırakan karanlığı. İsmail Özen, bu iki uç arasında bir hayat yazıyor: Bakış ile mahremiyet, hafıza ile bugünün ağırlığı, inanç ile tereddüt, siyasi iklim ile insan sesi. Sonuçta ortaya çıkan şey, slogan değil; içerden konuşan, ikna gücünü sükûnetinden alan bir anlatı.

Bakışın Ahlâkı: Seyretmek, Gözün Meselesi

Romanın başkarakteri Esat Zahit’in ilk gençlik hâli, bakışın hem günaha hem de estetik bir arayışa açıldığı yerde beliriyor. “Günahın hep bir gerekçesi ve süsü vardır” (s. 26) derken, bakmanın yalnız bir zaaf değil, insana dair bir merak ve imge ekonomisi olduğunu fısıldıyor. Hemen ardından metin, modern insanın bu alışverişi yok sayma numarasına dikkat çekiyor; toplumsal suskunlukla kurulan, kimsenin adını koymadığı bir uzlaşmadır bu (s. 27). Yazar bakışı iblisleştirmeden, fakat suçu da estetize etmeden, ince bir çizgide tutuyor: “Ya da bak ama estet gözüyle bak” diye mırıldanan bir iç sesin açtığı çatlak, roman boyunca etik bir sınava dönüşür.

Bu sınavın karşısında dil berrak, cümleler nefeslidir. Eleştirinin dilini de tarif ediyor metin: “Kusurları, çelişkileri, acıyı görünür kılarken insan zihni daha üretken olur; dil de kıvraklaşır” (s. 89). Karlı Bir Gece Vakti, tam da burada kendi poetikasını kuruyor: Yüzleşme, estetik kıvama dünürlük eder.

Esat Zahit’ın şiirle kurduğu yakınlık, romanın entelektüel arka planını sadece referans olarak değil, yaşantının iç halkası olarak taşıyor. İsmet Özel’le Cahit Zarifoğlu’nun poetik dünyaları arasındaki fark, anlatıcının zihninde bir tür ayar çekimi yaratıyor: Özel’deki akıl kıvrımı ve felsefî titizlik; Zarifoğlu’nda, Karakoç’a uzanan geniş bir doğu soluğu (s. 68-69). Bu şiir odası, Esat Zahit’ın dünyayı anlamaya çalıştığı iç alanı kuruyor; şiir, ideolojiye takviye malzeme değil, varoluşu derinleştiren bir eşik oluyor.

Şehirler ve Hafıza: Konya’nın Açıklığı

Şehirler romanda dekor değil. Konya, “damıtılmış maviliğin altında taş rengi bir sertlikle” birlikte ardında bir dinginlik ve yumuşaklık taşıyan açıklık duygusuyla çıkıyor karşımıza. Ankara’nın tepeleri ve vadileri, İzmir’in denizi… Konya ise zemini ve göğüyle konuşuyor: “Kalbi vardı Konya’nın” (s. 276). Bu kalp, insanın kendi içindeki boşlukla konuşur; mekân, karakterin psikolojisine sızar. Sonraki sayfalarda şehir, “eski, gizemli yerlerine -belki de kalbine- dokunmuşum gibi” dedirten bir bereket ufkuna açılır (s. 314). Bu bereket, romanın dilindeki çıplak ve sakin güzellikle uyumludur.

Hafıza ise kişisel tarihimizin kurucu unsuru olarak görünür. “Hafızanın kendilik bilinci ve gelecek inşası açısından” ağırlığı vurgulanır; toplumların kötü anıları bile parlatılmış ambalajlara saklama eğilimi de not edilir. Buradan çıkan sonuç keskindir: Hüznü derinleştiren şey geçmişin kendisi değil, artık tekrarlanamayacak olmasıdır.

Aşk ve Mahrumiyetin Kıvamı

Esat Zahit’ın Hatice’ye yönelişi, yalnızca romantik bir coşkudan ibaret değildir; burada söz konusu olan, varlığın derin katmanlarına dokunan bir çekimdir. İsim, hece hece zikre dönüşür — Ha-ti-ce — ve dil, kalbe doğru bir ritimle akar. Bu ritim, Divan şiirindeki sevgili adının mısranın kalbine yerleşen ahengiyle akraba bir etki yaratır; Fuzûlî’nin “Mecnun’un adı Leylâ” dediğinde hissettirdiği gibi, isim burada bir şahsın ötesine geçerek manevi bir odak hâline gelir.

Kavuşma öncesi mesafenin kendine özgü bir hazzı vardır; bu, Roland Barthes’ın Aşık’ın Söylemi’nde tanımladığı “bekleme” hâlini andırır. Barthes’a göre âşık için beklemek, zamanın yavaş akması değil, duygunun yoğunlaşmasıdır. Esat’ın “Tebessümü beni hem iyileştiriyor hem içimde derin yara açıyordu… kavuşma öncesi mahrumiyetin kendine özgü bir hazzı var” (s. 190) sözleri, tam da bu yoğunlaşmanın edebi ifadesidir. Burada mahrumiyet, yalnızca eksiklik değil, aşkı diri tutan bir kıvam olarak belirir.

Bu duygu, baştan çıkarıcı bir büyüye değil, insanın kendine yaklaşma cesaretine bağlanır. Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’nda işaret ettiği gibi, gerçek yakınlık, dışsal engellerin aşılmasıyla değil, iç mekânların keşfiyle oluşur. Esat’ın Hatice’ye yaklaşma biçimi, görünür kimlik çatışmalarını değil, vicdanın sınavını derinleştirir; aşk, burada bir ideoloji çatışması değil, ahlaki bir yolculuktur.

Bu yaklaşım, modern Türk romanında sıklıkla görülen “yasak aşk” veya “kimlikler arası gerilim” kalıplarından ayrılır. Özen, bu tür şemalara sapmadan, aşkı bireyin kendi iç sınırlarını aşma hikâyesine dönüştürür. Bu, hem metne psikolojik bir derinlik kazandırır hem de onu benzerlerinden ayıran, kalıcı bir şiirsellik katmanı ekler.

Baba, Anne ve Sevginin Çapakları

Sevgi, romanda pür bir duygu değil; özellikle baba figürüyle birlikte çapak toplamış bir şeydir. Anlatıcı, babasına duyduğu sevgiyi “daha dağınık, çevresindeki çer çöpü temizlemek zorunda kaldığı bulutsu bir şey” olarak tanımlar (s. 186). Yazar bu tür cümlelerle, gündelik hayatın küçük tortularını büyük kavramların yanına koyar; sevginin idealize edilmiş bir ışık olduğuna değil, gölgesiyle birlikte var olduğuna işaret eder. Anne sevgisi sıcak ve doğrudan bir gövde sunarken, baba sevgisi etrafı toplanması gereken bir odadır. Bu fark, romanda şefkatin de öfkenin de eşlikçisi olur.

İman, Ritüel ve Vicdan

Metin, inancı, retorik bir üstünlük duygusuna yaslamaz; ritüelin insanı içerden toplama gücüne dikkat çeker. Namazın İslâm’da hakikatin delili oluşundan bahseden baba sesi, dinin gösteri değil, vakit ve secdeyle sınanan bir hayat hâli olduğunu hatırlatır. Kader meselesi ise, gençlikteki ham arzudan olgun bir anlayışa doğru evrilir: “Bir bedel ödemek istiyorum” diye dua etmenin bencilliğini fark edip, kendini suçlu hissetmeye kapılmadan sorumluluğu üstlenmeyi öğrenmek gibi (s. 221). Roman, iman ile karakterin tekâmülü arasında görünmez bağlar kurar; iman, iç disiplindir.

Siyaset ve Söylem: İslâmcılık Tartışmasının Edebi Yüzü

Özen, romanı didaktik bir kürsüye çevirmeden, dönemsel bir tartışmayı –İslâmcılık- sahici bir diyalog içinde tartar. Devletin bir “soyut mekanizma” olarak nasıl Frankenstein’a dönüşebildiği, ideolojinin toplumsal iyilik adına nasıl dayatılabildiği sorulur (s. 282). Bir sonraki adım, roman sanatının mahiyetiyle ilgilidir: Nasihatle arındırılmış bir anlatı mümkün mü? Yazar, romanın tek bir mesaja indirgenemeyeceğini; ama alımlanmasının da okurun inanç ve deneyimlerinden bağımsız olamayacağını söyletir (s. 283). Bu esnek çerçeve, metni slogandan korur.

İslâmcılığın yalnız İslâmcıların kurduğu bir söylem olmadığı, karşıtlarının katkısıyla da şekillendiği söylemin bir “maske” kadar, onu algılayanların adlandırmalarına da açık bir yüz olduğu vurgulanır. Böylece roman, teoriyi sahici konuşmaların içinden geçirerek edebiyatın içine taşır; okuru bir kamplaşmanın değil, düşünmenin mekânına davet eder.

Romanın toplumsal teşhisi, psikolojik bir sezgiyle kesişir: “Yetersizlikleriyle yüzleşemeyenlerin, nefretlerini bir dış düşmana yönlendirerek nefes almaya çalışması” (s. 292). Bu, yalnız politik bir tespit değildir; insan tekilinde de işleyen bir mekanizma olarak görünür. Esat Zahit’ın kendine yönelttiği sorgular, masumiyetle suçluluk arasındaki ince çizgide gezinir; dil burada keskin ama ölçülüdür.

Varoluşsal Boşluk ve Umut

Metin, bir noktada dünyanın “canlılığını, ıslaklığını, yeşilliğini” kaybetmiş gibi göründüğü bir eşiğe gelir. Uzaklar ve gelecek yok olmuş gibidir; insan eşyaların ağırlığı altında kalır. Ama roman bu karanlığa esir düşmez; Konya’nın iç odalarına, eski ve gizemli damarlarına inildikçe açılan “bereketli bir sofra” imgesi (s. 314) umut için bir eşik olur. Bu umut, parlak bir vaat değil, sükûnetin direnci ve ısrarıdır.

Eser, yazının hangi duyguyla çalıştığını da tartışır. Bazen öfke, yetersizlik, itibar arayışı, rekabet gibi güçlü akımların üretimi ittiği; gelgelelim bu itkilerin yalnız ham öfke olmadığını, yaşama doğru iten bir enerjiye -Freud’un ve Bataille’ın isim verdiği bir güce- yakın durduğunu söyler (s. 322). Özen, bu tür düşünsel uğrakları romana yedirirken, tezi romanın önüne geçirmez; düşünce, gündelik sahnelerin arasından, diyalogların kırık yerlerinden sızar.

Hızımızı alıp, romanın akışında kendimizi kaybederken birdenbire romanın seyr-i sülukunun inceltme turlarına geçtiğimizi anlarız. Ana motif son sayfalarda berraklaşır: “Kader, gelecek günler gibi asla bilinemeyen bir şeydi”; o karlı gece vakti tren, “yüzü bilinmeyen, bembeyaz bir dünyanın içinde” usulca gözden yiter (s. 229/son). Bu görüntü, romanın kozmosunu özetler: Belirsizlik bir tehdit değil, insanın kendini korumaksızın dünyaya açılmasını gerektiren bir imtihandır. Kar, izi belirginleştirirken sesi kısmakta; gece, görüntüyü azaltırken dikkati çoğaltmaktadır.

Ezcümle Karlı Bir Gece Vakti, insanın kendini anlattığı değil, kendine kulak verdiği bir roman. Dilindeki sükûnet, iddia yerine şahitlik kuruyor. Bakışın ahlâkı, hafızanın yükü, şehrin psikolojisi ve inancın edebi -hepsi bir arada-, gösterişsiz bir ikna gücü üretiyor. Yazar, okurunu hazır hükümlere değil, dikkat ve merhamete çağırıyor. Bu çağrının edebî karşılığı da şüphesiz parıltıdan çok berraklık; hamasetten çok içtenlik oluyor.


Yazara Kısa Not:

Sevgili İsmail Özen, romanda özellikle bakışın ahlâkına dair açtığınız ince yolu ve şehri kalbe indiren berrak dili çok kıymetli buldum. Şiirin iç odaya dönüştüğü yerlerde, Esat Zahit’in sesiyle kurduğunuz yazı disiplini birbirini tamamlıyor. Bu tahlil, o emeğe eşlik eden bir teşekkürdür; kaleminiz açık, söyleyişiniz uzun soluklu olsun.

Kaynakça

  • Özen, İsmail. Karlı Bir Gece Vakti. Ketebe Yayınları, 2023.
  • Barthes, Roland. Aşık’ın Söylemi. (Çev. Tahsin Yücel) Metis Yayınları, 2001.
  • Bachelard, Gaston. Mekânın Poetikası. (Çev. Alp Tümertekin) Kesit Yayıncılık, 1996.
  • Fuzûlî. Leylâ ile Mecnun. Haz. Muhsin Macit, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1996.

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑