Merhaba, gönlünüz nasıl?
Merhaba. Sanırım gittikçe daha alıngan.
İlk cümleyi yazdıran ve sonrasında da hep satırbaşı yaptıran ne(ler)dir?
İlk cümle kendime ait bir meseleden ya da şöyle söyleyeyim o meselenin kelimelerle maskelenmiş cüretinden gelir. Başkalarından yola çıkarak yazdığım öyküler nedense hep yarım kaldı. Kulağa bencillik gibi gelebilir ama öykünün bir şekilde duygularıma temas eden bir andan yola çıkması gerekiyor. Sonrasında bütün dünyayı kurguya dâhil edebilir, sorun değil. Neticede yorulup son cümlesiyle birlikte tekrar bana döndüğünde; hangi dağı tırmanmış, hangi yüzün çizgilerinde dolaşmış, hangi sesin yankısı olmuş, bunu kurcalamam. O artık kendini tamamlamış bir hatıradır benim için. Ama ödev ve sorumluluk kabilinden yazmaya yeltendiğim öyküler, yani bir başkasından yola çıkan öyküler, bana geri dönmeden kaybolup gidiyor. Bunun sebebini ben de anlayamıyorum.
Yazarın derdi/meramı yazdığı sayfalardadır. Kitaplarınızda da bunları yer yer görüyoruz ama henüz sizinle tanışmamış okurlar için teşvik edici olabilir diye sormak isteriz. Okur da yazarını arıyor çünkü. Sizi tetikleyen meseleler genelde nelerdir?
Beni genelde can sıkıcı konular yazmaya sürükler. Kötülük değil, karanlık. İnsanın, tarihin, toplumun ikiyüzlülükle örtbas ettiği o büyüleyici karanlık. Orada herkesin foyası meydana çıkar. Güya zeki geçinenlerin, güya doğrucu geçinenlerin, güya âşık geçinenlerin, güya erdemli geçinenlerin, güya üzgün geçinenlerin, güya mutlu geçinenlerin maskelerinin ardında kelimenin tam anlamıyla “insanlık komedyası” saklı. Büyüleyici yanı da bu, herkesi birbirine akraba kılan bir karanlık. Balzac zekice bir buluşla bu ifadeyi 90’ı aşkın eserinin üst başlığı olarak kullandı. Benim baktığım yerden sanatın, edebiyatın, öykünün anlamı böyle bir şey. Bu komedyanın parçası olan her mesele beni yazmaya kışkırtır.
İlk kitabınız Atları Uçuruma Sürmek 2017 yılında yayımlandı ve edebiyat dünyasında hatırı sayılır bir ses getirdi. En son gördüğümde 6. baskısını yapmıştı. Sonrasında dört kitap daha yayımladınız ve onlar da ilgi ve beğeni ile takip edildi. Okur kitlesi olan öykücülerdensiniz. Necip Fazıl İlk Eser Ödülü, Türkiye Yazarlar Birliği gibi önemli ödüller aldınız. Tüm bunların oluşturduğu hissi nasıl tarif edersiniz?
Öncelikle teşekkür ederim. Cioran’ın çok sevdiğim bir sözü var. “Konuşanların sırrı yoktur. Ve hepimiz konuşuruz.” Bütün bu saydıklarınız, insan hakkında konuşmalarımın, yani insana ihanetimin bir ödülü diyelim. Bu ödüle kavuştuğum için de fevkalade memnunum, hem de Nazım’ın dünyaya geldiğine memnun olduğu kadar. Yolun başında böyle şeyler hayal etmedim. Kendime yazdım, birkaç arkadaşıma yazdım. Şuan aklıma geldi, bence hâlâ öyle. Ya da iki elin parmaklarını geçmez, enikonu anlaşılmak istediklerimiz. Sorunuzun son cümlesi ne hoş. İyimser ayrıca. Bütün bunların oluşturduğu his, demişsiniz. Öyle bir his yok maalesef. Kitap çıkar, biraz gürültü olur, sonra sessizlik. Ödül gelir, biraz şenlik şamata, sonra sessizlik. Ama bu gelgitlerden haz almaya başladığımı itiraf etmeliyim. Bir an önemli şeyler düşünen, yazan, söyleyen, takdir gören birisindir. Bir an hayat tarafından terlik fırlatılan ya da hiç umursanmayan birisindir. Yani günün sonunda insanlık komedyası adına insana yaptığım ihanetin, pek de baş döndürücü olmayan nimetleri tarafından manipüle edilmeyi, yükseltilip alçaltılmayı sevmeye başladım. Alıştım mı demeliydim, bilmiyorum. Neticede alıştığım şeyleri de severim.
Öykülerinizde şiirsel bir dil var. Betimlemeler, tasvirler, iç monologlar… Dikkatli bir okur üzerlerinde ciddi emek harcandığını görüyor. Yazım süreciniz nasıl işliyor?
Bir öykünün nihayete ermesi birkaç ay sürüyor. En az birkaç ay. Bir yıla yaklaşanlar bile oldu. Şiirsel dil ise yapmak istediğim ama hâlâ yapamadığımı düşündüğüm bir şey var, onun izleği. Çünkü şiir en yüksek ifade biçimi. İmgeler ve kelime tasarrufu, bu türü her zaman türlerin kralı yapmıştır. Ne yalan söyleyeyim ben edebiyatı şiirle sevdim. Şimdi öykü yazıyor olmam şiirden uzaklaşmam gerektiği anlamına da gelmiyor. Hep şiir gibi ezberlenesi öyküler yazmak istedim. Ama ezberlenmesinler tabii, çok utanırım.
İlhamın getirdiği tazyikle mi, yoksa planlı bir şekilde mi yazıyorsunuz?
İlham alanlar olabilir. Ama ben çalışmaya inanıyorum. Planlı da diyemem. Çoğunlukla sezgilerimin, daha çoğunlukla çabalarımın peşinden gidiyorum.
Bir taraftan çalışıyorsunuz, diğer taraftan yazıyor ama düzenli olarak da okuyorsunuz. Zaman planlamanızı nasıl yapıyorsunuz?
Düzenli bir sistemim yok açıkçası. Bir şekilde hepsine yetişmeye çalışıyorum, elimden geldiğince. Beni yoran, pek de hoşnut olmadığım bir iş disiplinim var. Yapmam gereken bir iş orada bekleyemez. Yani beklerse başka hiçbir şey yapamam, aklım orada kalır. İyi mi kötü mü bilmiyorum ama bu disiplin sayesinde kendime, yazıya ve kitaplara zaman kalıyor, diyebilirim.
Her yazarı besleyen birçok ustası vardır. Ama adlarını anmazsam hakları kalır diyeceğiniz, özellikle ilk yazma dönemlerinizde size yol gösteren, muhayyilenizin kaleminize sağlıklı bir şekilde dolmasına vesile olan yazarlarınız kimlerdi?
Elbette. Çok yazardan etkilendim, istifade ettim, etmeye devam ediyorum. Peyami Safa’dan Tanpınar’a, Sait Faik’ten Oğuz Atay’a, Rasim Özdenören’den Fürüzan’a, Goethe’den İkbal’e, Marquez’den Faulkner’a kadar uzanan çok geniş bir yelpaze bu. İsmet Özel’i anmazsam hakkı kalır örneğin. Ama pratik yazarlık hayatımda bana cesaret veren, yol gösteren üç ismi özellikle anmam gerekiyor. Necip Tosun, Mustafa Kutlu ve Mustafa Ruhi Şirin. Yolun başında, en ihtiyacım olduğu eşikte, onların cesaret aşılayan sözleri olmasaydı bu yolu yürür müydüm, bilemiyorum.
Heceöykü dergisinin yayın yönetmenisiniz. Dergide yayımlanacak öyküleri seçiyor, yeni kitap dosyalarını inceleyip yayına hazırlıyorsunuz. Bunların hepsi eleştirmen yönünüzü de gösteriyor. Günümüz öyküsü, öykücüleri hakkındaki gözlemlerinizi özetler misiniz?
Dergide yayın kurulundaki arkadaşlarımla birlikte öyküleri seçiyoruz. Çünkü her editörün edebî zevki farklı ve bu fark yüzünden güzel bir öyküyü ıskalamak istemiyoruz. Dergicilik, en yalın şekilde ifade etmek gerekirse, iyiyi fark etmekten ibaret. Uzun süre bu işle meşgul olduğunuzda dikkatiniz gelişiyor. Okuduğunuz öykünün daha ilk paragrafında, sizi birazdan neyin beklediğini anlıyorsunuz. Günümüz öykücüleri çok yazıyor. Gençleri anlıyorum. Onlar seslerini duyurmak istiyor ve duyurana kadar bağırıp çağırma, öykü yazma, editörleri suçlama hakkına sahipler. Ama kendine yer edinenlerin, bir veya iki kitap yazanların daha titiz, daha çarpıcı öyküler yazmasını tavsiye ediyorum. Okur, gönüllü bir avdır. Lakin onun gönüllü olması, yazara baştan savma bir av düzeneği kurma hakkı vermez. Gabriel Marquez, “Bir tavşanı tuzağa düşürmek, okuru tuzağa düşürmekten daha kolaydır.” der. Okurun kendimizden daha derin bir duyuş, daha estetik bir zevk sahibi olabileceği fikrini aklımızdan çıkarmamalıyız. Her yazdığımızı bir şekilde yayımlamaktan, her dergide boy göstermekten, her yıl kitap çıkarmaktan, külliyat sahibi yazar olmayı kalıcılığın teminatı sanmaktan kaçınmak gerekiyor. Piyasanın kolaycılığı kimseyi yanıltmasın. Biz öldükten sonra geriye sadece nitelik kalacak. Zaman acımasız bir giyotindir.
Günümüz Türk öyküsünde beğenerek takip ettiğiniz isimlerden bazılarını öğrenebilir miyiz?
Handan Acar Yıldız, Ali Necip Erdoğan, Esra Kahya, Aykut Ertuğrul, Hale Sert, M. Fatih Kutlubay, Kadir Daniş, Halil Ziya Doğruöz… isim saydıkça aklıma gelmeyenlere karşı mahcup olacağımı düşünerek durmak istiyorum. Aslında listem daha kalabalık. Türk öyküsünden acayip umutluyum.
Yakın zamanlarda okuyup çok beğendiğiniz bir kitabı paylaşabilir misiniz?
Atilla’nın Atını Çalan Çocuk.
Şu anda okuduğunuz kitap hangisi?
Esra Kahya’nın romanı. Tepsideki Melek.
Mutfakta ne var?
Birkaç yıldır Heceöykü’de ve Geçerken’de öykü üzerine yazdığım yazılar vardı, yakında onlar kitaplaşacak.
Vakit ayırıp sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ederiz.
Rica ederim, ben teşekkür ederim.

Yorum bırakın