Celal Fedâi: Sıradağlar oluşmadan iyilik dünyadaki kötülük iklimini dağıtamaz. İklimi dağlar değil sıradağlar değiştirir.

Celal Hocam merhaba, öncelikle sohbet teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Nasılsınız?

Ben teşekkür ederim sohbetinize davetiniz için. Hamdolsun… Kendi gemisinde tek başına seyrüsefer edenlerin hali nasılsa halimiz öyle. Gençliğimde futbol oynadım. Takım oyunu kurmak zor. Yetenekler denk, gayretler ortak değilse oyun, oyun olmaktan çıkıyor. Yük oluyordu. Top ayağınıza gelince açığa koşan olmuyor. Siz açığa koşsanız top atabilecek nerede. Edebiyat aksiyonu da böyledir. Zamanla geminiz mi oluyor, tekneniz mi yoksa sadece bir salınız mı… Geminiz varsa tek başına gemisi olan biri epeyce muktedir olmuş sayılabilir deniz sularında. Yok eğer bir salı varsa ona bakış değişik oluyor. Bakanların değil de bakılanın hali nedir… Rotası nedir… Benimkisi galiba sal gibi davrandığı gemisi olanın hali.

Şiiri kıyısı olmayan bir ummana benzetecek olursak sizi suya iten ne oldu?

Bilmiyorum. Çocukluğumda öyle buldum. Bunu artistik olsun diye söylemiyorum. Çok sevilen bir çocuktum. Tek oğluydum ailemin. Babacığım gurbetçiydi. Annem, ablalarım beni çok severlerdi. Hele de anneannem. Muhteşem bir kadındı. Baba tarafımdan dedem de öyle. Yani Batılı şairlerin toplumsal hayattan aldıkları apse kapmış yaralarım yoktu.  Beni lise çağlarımda fark ettiğim sorumluluklarım o suya itti.

Aynı teşbihten mülhem, suya düşenlerin yüzmeyi öğrenmesi mümkün müdür, yoksa bu bilgi sadece rahmani midir?

Suya düşünce suya düşmüşlerin cümlesinin hallerini öğreniyorsunuz, hapse düşenlerden dinledikleriyle romanlar yazanlar gibi. Köy romanlarını Kemal Tahir böyle yazmıştır mesela. Tüm şairler orada. Baudelaire de var orada Rilke de. Zamanla hepsiyle aynı suda olmanın yüzme teknikleri, karaya çıkma teknikleri bilginiz dahilinde oluyor. Burada öğrenme cehdine eşlik eden lütuflar oluyor. Ben yeteri kadar çalışkan değildim maalesef. Lütuflar gördüm. Çok çalışkan olsam kim bilir daha neler görürdüm.

“Şiirin mahiyetini kaybetmesi, insanın mahiyetini kaybetmesiyle doğrudan ilgilidir. Bugün insan (şiir) mahiyetini kaybediyor.” diyorsunuz. Peki, itibarı yüksek şiirlerin yıllar öncesinden gelip, mahiyeti düşen insanı diriltmesi mümkün müdür? Şiirin tedavi eden bir yönü de var mıdır?

Doğrudan insana açılan bir savaş var yaşadığımız çağda. İnsanlar eskiden öldürülüyordu ama insan idesine bir saldırı oldukça sınırlıydı. Özellikle ikinci paylaşım savaşı sonrası kurulan soğuk savaşın sona erdiği 1990’dan sonra oluştu bu. İnsan idesi yok ediliyor. Aslında Nietzsche’nin Batılı dünyada Tanrı’nın ölüşünü yüksek sesle söylediği günlerden önce başlayan bir süreçten söz ediyoruz. Nietzsche, olanı söylüyordu. Kilise ve krallığın tanrısını Batılı dünyada laik entelektüeller, sanatçılar öldürüp nihilist bir dünya tasavvurunu şekillendirdiler. Buradan Hitler ve benzerleri doğdu. Çağlar boyunca Yahudi öldüren Hıristiyanlığın içinden Siyonizm ile ittifak kuran Evanjelizmin hikayesi sonrasında geldi. Bugün süren devran bu devran. Bu devranda insan idesinin bizim anladığımız anlamda bir kıymeti yok. Zaten olmasın, diye önce müzikten başlayarak sanat alanları mutasyona uğratıldı. Sanatçı idesi kayboldu. Şair kişilik karikatür bile değil şimdi bu yüzden. Şiiri yaşanan zamanın insanı gereksinmiyor. Öyle bir insan yaratıldı. Sonrası ne olur? Yani bu zombiye döndürülmüş insanların yavruları insan doğar mı… Bir Çin meselinde vebalı kadın doğum yapınca endişeyle karanlıkta ışık arayıp bakıyor ki evladı da kendi gibi vebalı mı doğmuş… Zombiler ve vampirlerden oluşan iki gruptan ibaret günün insanı. Çocuklarını da vebadan ölmedikleri için kendilerine benzetiyorlar.

Şiir mi şairi bırakır, şair mi şiiri?

Bunun için Türkçemiz de çok güzel bir kelime var: Soğumak. Şair, şiirden soğuyabilir. Leanordo Da Vinci, kendisinin bir resmini yapması için çok para teklif edip yalvaran bir asilzade hanımın ısrarlı mektuplarına cevap bile vermiyor. Aslından o paralara vaktiyle çok ihtiyacı vardı. Zamanla kalmamış demek ki… Rönesansta ressamların bireyliklerinin gelişmesinde paraya kavuşarak patronaj belasından kurtulmalarının da payı var malumunuz. İşte o vakit: “Fırçadan soğudum.” diyor. Artık mühendislik çalışmaları onu cezbediyor. Yani fail, şairdir mi demek istiyorum… Karışık mesele. Şairi şiire götüren kıymet ölçüleri iki yönlü azalıp artabiliyor. Fakat kesin bildiğim şu: Şiir, kuma kabul etmiyor. Fakat bir başka şair bilgisi de şu: Şiir, nikah da kabul etmiyor. Bu şartlar altında şair, gemisini nasıl seyrüsefer ettirecek… Verimsiz bir seyir de olabilir bu. Bilinmedik âlemlere açılma da…

Yapay zekâ akademik metinlerde bayağı iyi işler çıkarabiliyor. Malzemeyi iyi sunarsanız vasat denemeler yazabiliyor. Kurguda da belki önü açık diyebiliriz ama şiirde çok kötü! Sizce yapay zekâ bir gün şairin mesleğini elinden alabilir mi?

Şimdilik bir oyun gibi kullanılıyor yapay zekâ. Şiire gereksinimi izah ettiğimiz şekilde gelişen zombiler ve vampirler için sanatsal eğlenceler. Çok yakında insanlığın ulaştığı mesafede donacak bu mesele. O noktada çığır açacak olan gene insan tekleri olacak. Hiçlik bahçesindeyiz. İnsanlık hiçliğin içinden geçerken çiçek açıyor sanılıyor ama bunlar tohum bırakmayan tek mevsimlik çiçekler. Nietzsche’nin ilanından sonra gelişen çağın ilk çiçekleri, bir şekilde öldürülen tanrının hala az çok canlı mateminden ötürü yüksek sanat eserleriydi. Atom bombasından sonra dünyada insan nesli, insan idesinin lağvedilişine karşı birleşemiyor. Her gün yavaş yavaş insan idesi insanların gözlerinin önünde ölüyor. İnsanlar bu ölümü günümüzün savaşları filan sanıyor. Ukrayna ile Rusya savaşı filan gibi. Oysa asıl öldürülen başka. Dünya tarihinde ilk defa oluyor bu.

Şiir üzerine düşüncelerinizi paylaştığınız poetik kitaplarınız var. Günümüz şiir ortamını nasıl görüyorsunuz?

Kulağıma çalınanlar var. Göz ucuyla bazen baktığım da oluyor. Uzun zamandır böyle bu. Sal olarak davrandığım teknemde ne olup bittiğine bigâne kalmak istiyorum. Öte yandan yeterince tecrübem var olabilecekler konusunda.  

“Hece şiiri bitti” diyenler var, hem bir şair hem de eleştirmen olarak sizin düşünceniz nedir?

Şiirde biçimler savaşma sanatının aletleri gibidir. Bir savaşçı o aletlerin hepsini ya da istediğini o arenada kullanabilir. Aruz ya da hece… Bir şair onları şiir şovu için kullanabilir. Oysa şiir bir gösteri sanatı değil. Hayatin içindeki hayatiyet şiirde savunulur. Eğer hal gerçekten böyleyse gerçek şair savaş yani yaşama sanatını her aletiyle de can verip can alabilir. Bu onun isteğine kalmış. Ben alete değil eylemin hayat bahşedişine bakarım.

Sayfalarında geometrik şekillerin, işaretlerin, çizimlerin, hatta telefon ekranı görüntülerinin yer aldığı ve adına deneysel şiir denilen şiirler görüyoruz. Bazılarını gerçekten görüyoruz, bazılarında hem görüp hem okuyoruz. Deneysel şiir hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Şair için bunlar ressamların asıl resme ulaşmak için uğraş verdikleri eskizleri gibiyse ne ala. Değilse yani şiirin ta kendisi sayılıyorsa gülünç.

Şairin yola çıktıktan, hele biraz da yol aldıktan sonra, başladığı yere dönmesi çok kolay olmuyor. Bunun teknik zorlukları olduğu gibi şairin ene’sini yoran tarafları da oluyor. Yola çıkmaya hazırlanan veya yeni çıkmış olan şairlere tavsiyeniz nedir? Belki yolun neresinde olursa olsun gelen söze kulak kesilecek şairler de vardır…

Kendi yetenekleri, kendi mizacı şairin asıl akıl hocasıdır. Ne deseniz de şairler dikkate dediklerinizi alamaz bu yüzden. Kendi çaplarının elverdiğini eylerler. Pek az şair vardır ki şiiri sadece kendi mizacının ötesine taşıyabilir. Kendi yeteneğine kendi meydan okuyabilir. İşte onların durumu başkadır. Böyleleri varsa onlara Turgut Uyar’ı bir iyice etüt etmelerini öneririm. Müthiş bir gelişmedir Uyar’ın serüveni. Hem şiiri hem düzyazısını.

Şair oluşunuzun yanında düşünürsünüz de. Düşünür kavramının altını özellikle çiziyorum. Çünkü şairlik vasfını kazananların hepsi -az veya çok- hislerini, sezgilerini imgelem yoluyla aktarıyorken; düşünür olmak ciddi bir beyin/ruh mesaisini de getiriyor. Bu yorgunluğa katlanışınızın temel sebepleri nelerdir?

Şair, denen tipi bohem olarak tanımlayıp ondaki düşünce gücünü yokmuş gibi göstermek, bizim ülkemize özgü laik, hümanist illetin bir sonucudur. Oysa Batılı laiki hümanist estetikte böyle bir şey yoktur. Tam tersine şair, Batılı dünyada düşünce gücünü irrasyonel işletebilen yanıyla kavranır. Böyle bir eğitimden geçirildi Türkiye’de insanlar şiire, şaire bakışları açısından. Böylece şairde düşünce gücü eksikmiş gibi görülür oldu. Neden böyle oldu? Çünkü Türkiye için şairleri büyük bir güçtü. İmkansızı istemek gücüydü Müslümanlar için şairleri. Şairi iğdiş ettiler böylece. Şair düşünme gücünün aleti olan aklını çok farklı kullanabilir. Bu ikisi kudretli şairlerde beraber işler. Poetik olan ile politik olanın beraberliğinden söz ediyorum. Bende bu böyle idi başından beri. Bu yüzden zorlanmadım. Tefekkür, tahayyül ve tasavvur iç içeydi. Bazen karşı karşıya gelip çatıştıkları da oldu. 15 Temmuz’dan sonra sözgelimi politik yazılar yazdım ama bunlar günlük politika yazılarıydı. Baktım ki politika yazanlar kültür, medeniyet tarihinin içinden konuşmuyor. Olguları tokuşturup duruyorlar. Şiir bilenlerse politika teoloji bilmiyor. İktisat, siyaset bilmiyor. İlgileri doğal olarak geniş biriydim. Mecbur hissettim Türkiye’nin Kaderi ve Geleceği ile Türkiye’yi oluşturan yazılar yazmaya kendimi. Şiir sanatı üzerine yazdığım yazılar da benzer nedenlerden doğdu. Sorumluluklardan bahsediyorum. Beni üzen bu sorumlulukları üstlenirken tek başına kalmamdır. Gereğince, layıkıyla üstlenemediğime değil üzüntüm. Çünkü kendi adıma elimden geleni yaptığımı düşünürüm. Yükünü elleşemeyen yükü olduğu yerde bırakacak değil ya… Beli bükülse de taşıyacak. Buna katlanma, demek yerine takdiri bu dünyadan olmayan bir hamallık, diyelim. Bu dünyadan hiçbir beklentim kalmasa ne iyi olurdu. Olur az da olsa… Hiç olmadığı zaman yüzünde bir gülümsemeyle ruh teslim ediliyor sanırım.

Bugün dünyada savaş, yoksulluk, göç ve büyük bir ahlâkî çözülme konuşulurken; edebiyat çevrelerinde şiir çoğu zaman “dil içi bir meseleye” indirgeniyor. Sizce çağımızda şiirin asıl sorumluluğu nedir: Dünyaya şahitlik etmek mi, yoksa dili ve insanı içeriden onarmak mı? Bu ikisi hâlâ birlikte yürüyebilir mi?

Sövebilenler sövsün… Çünkü övecek soysuzlar çok olacaktır. Sövenler onları karşılasın. Resmedenler olanca gerçekliğiyle resmetsin çünkü çarpıtarak gerçeği bulanıklaştıran soysuzlar olacaktır. Çözümleyenler de gereğini yapsın çünkü düğümleyenler olacaktır. Örenler, oyulgayanlar, parçalayanlar, yakanlar… Her bir eylemi karşılayan ve püskürten iyiler olmalıdır. Kötüler kendinden geçmişçesine kötüyken iyilerin hali nice olacak. Ben hepsine yetemem. O hepsine yetemez. Siz hepsine yetemezsiniz. Kahramanlık pozlarının gereği yok. Tek kişilik kahraman tipi yirminci yüzyılın dünyasında bile işlev üstlenemedi. Dağ olma fantasmasını Müslüman entelektüeller, şairler, politikacılar bir türlü bırakamıyor. Sıradağlar oluşmadan iyilik dünyadaki kötülük iklimini dağıtamaz. İklimi dağlar değil sıradağlar değiştirir. Dağlar tarıma elverişlidir. Sadece bulunduğu bölgeyi besler yalnızca.

Sosyal medya, hız ve görünürlük çağında “şair” figürü de dönüşüyor: Şiirden çok şairin imajı, duruşu, hatta gündelik kanaatleri dolaşıma giriyor. Bu durum şiirin ontolojisini nasıl etkiliyor? Şairin fazla görünür olması, şiirin hakikatini zayıflatır mı?

Şair ne olarak görünüyor? Buna bakmak lazım. Kurtarıcı mı, kurban mı, kâhin mi… Bu görünümlerin hepsi hastalıklıdır ve hümanist estetiğin ürünüdür. Üstlendiği sorumluluktan ötürü hoşnut biridir sahici şair. Eylediği için bir karşılık beklemez. İnsanlar görmüyor bunu diye üzülmediği gibi öfkelenmez de. Tabii bunu kazanmak ötekilerin hepsini zaman zaman eylemiş olmayı da gerektirir çoğu zaman. Hasılı ahkam kesilebilecek bir süreç değil bu. Erkenden akıbeti görenler ne mutlu.

Modern insanın en büyük sorunlarından biri dikkat dağınıklığı ve derinlik kaybı olarak tarif ediliyor. Bu bağlamda şiir hâlâ insanı yavaşlatan, derinleştiren bir imkân mıdır; yoksa şiir de çağın hızına eklemlenerek bu kaybın bir parçası hâline mi geliyor? Bugünün insanı şiiri mi kaybediyor, yoksa şiir mi bugünün insanını?

Evet… Günün insanı hiçbir şey için olmasa bile dikkatini yoğunlaştırabilmek için reçeteyle şiir okumak zorunda kalabilir. Latife bir yana gerçek bu… Fevkalade zeki öğrencilerim oluyor. Öyle böyle değiller. Zekâ, Allah’ın lütfu… Ama şiire hiç yaklaşamıyorlar. Geometri sorusu görüyorlar şiirde. Çözemedikleri bir geometri sorusu. Hep yanlış görüyorlar. Metafor zeki insanlar için böyle görünür. Benim asıl anlatmak istediğim bu değil. Günün insanının durumu böyle değil. Günün insanı zombiliğini normali sanan bir profesyonel alık. Onun için şiire odaklanmak küçültücü bir eylem olacaktır. Has şiire günün zombi alıkları değil kalan sağlar talip olacaktır.  

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑