Uzlaşma ve Ayrışma Ekseninde Medeniyet Tartışmaları

YUSUF BİLAL AYDENİZ. Yeni bir dünyanın kurulma eşiğindeyiz. Bu eşiği geçmenin yollarından biri de medeniyet iddiasına sahip olma olarak görünmektedir. Peki nedir medeniyet? Medeniyet kavramı hakkında bugüne kadar birçok tanım yapılmıştır. Öncelikle bugüne kadar çeşitli yazarlar, düşünürler tarafından geliştirilen medeniyet tanımlarını takdim edip ardından medeniyet kavramı etrafında kendi düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım.

Medeniyet kavramı ilk defa 1756-1757 yıllarında Mirebeau tarafından seçkin bir zümrenin hayat tarzını karşılamak amacıyla civilisation olarak kullanılmıştır. Bizde ise civilisation kelimesi Mustafa Reşit Paşa tarafından ilk defa kullanılıp zaman içinde medeniyet kelimesine dönüşmüştür. Medeniyet kelimesini ise bizde ilk defa kullanan Sadık Rıfat Paşa’dır.

Mehmed Âkif, İstiklâl Marşımızda medeniyet mefhumunu önemsemediğini açıkça belli eder. Mehmed Âkif’in medeniyet yaklaşımına benzer görüşü İsmet Özel’de de görebiliriz. İsmet Özel, İslâm medeniyetinin olmadığını söyler. İslâm medeniyetinden ziyade ‘Müslüman toplum’ üzerinde durmanın gerekli olduğunu savunur.  Bu sebeple 1978’de yazdığı Üç Mesele isimli kitabında çözümün İslâm ahlâkını savunmak olduğunu ifade eder. İsmet Özel, medeniyet tanımını da Spengler’den ödünç olarak ‘kültürün donmuş hâli’ olarak belirler. Ona göre medeniyet çürüme, teknoloji azgınlık, yabancılaşma ise bir gururdan ibarettir. Osmanlı modernleştiricilerinden Abdullah Cevdet, bir ikinci medeniyetin olmadığını, medeniyetin Avrupa medeniyeti olduğunu deklare eder. Abdurrahman Arslan da İsmet Özel gibi medeniyet kelimesine olumsuz bir anlam yükler. Abdurrahman Arslan’a göre hiçbir dinî tecrübe medeniyet kavramına indirgenerek açıklanamaz. Modern anlamıyla medeniyetin tabiat karşıtlığını ifade ettiğini söyler. Batı medeniyetinin özünün rasyonalizme, pozitivizme ve ilerlemeciliğe dayalı olduğunu, ama İslâm medeniyetinin özünün bunlar olmadığını/olamayacağını özellikle belirtir. Tahsin Görgün, İbn Haldun’dan bir iktibas yaparak “İnsan tabiatı icabı medenîdir.” sözünü gündeme getirerek Fârâbî’den Azîzüddin en-Nesefî’ye, Taftazânî’den Abdunnafi İffet Efendi’ye kadar birçok düşünürün bu ilkeyi farklı şekilde dile getirdiğini söyler. Bunun yanında Yahya Kemal ise başka bir zaviyeden bakarak, kendisinin İslâm medeniyetinin şairi, Mehmed Âkif’in ise İslâm şairi olduğunu söyler.

Ziya Gökalp kültürü millî, medeniyeti ise beynelmilel olarak görür. Yani ona göre kültür taklit edilemezken, medeniyet taklit yoluyla alınabilir. Kültürü duygu ve ilhama, medeniyeti ise bilgi ve aklî faaliyetlere bağlar. Sait Halim Paşa ise Buhranlarımız isimli kitabında “Avrupa medeniyetinin millîleştirilerek kendimize uygun hâle getirilmesi” gerektiğini vurgular. Yılmaz Özakpınar ise medeniyet mefhumunu ‘rasyonel ruhî yükselişin bilinci’ olarak ele alıp inanç ve ahlâk nizamı ile bütünleştirir. İnancı medeniyetin ruhsal temeli, ahlâk nizamını ise toplumsal temel olarak görür. Özakpınar’ın medeniyet görüşüne yakın bir görüş de Erol Güngör’e aittir. Erol Güngör, medeniyeti değerler ve inançlar sistemi olarak görüp, müesseselerin bu değer ve inanç sisteminin eseri olduğunu söyler. Aliya İzzetbegoviç ise Doğu ve Batı’ya entegre olmayı değil, üçüncü medeniyetin kurulması gerektiğini ve bu üçüncü medeniyetin de İslâm medeniyeti olacağını belirtir. Cemil Meriç ise medeniyeti(ya da İbn Haldun’dan mülhem umran kavramını) kültürün son vetiresi olarak görür. Kültürün de medeniyetin de doğup öleceğini söyler. İbn Haldun’un millet kavramını karşılayan asabiye nazariyesini bu bağlamda medeniyetin muhkem sütunlarından biri olarak ele alabiliriz. Ahmet Cevdet Paşa’ya göre medeniyetin iki bileşeni vardır. Bunlar beşerî ihtiyaçların karşılanması ile zekâ ve ahlâk açısından olgunlaşmayı kapsar. Bu kapsamı medeniyeti diyar diyar dolaşan bir geline benzeterek nihayete erdirir. Said Nursî ise Batı medeniyetini vahşi bir hayvana benzetir. Bu tezini Batı’nın çıkar içgüdüsüyle hareket etmesi noktasına dayandırır. Medeniyet dediğimizde aklımıza gelen isimlerden biri de hiç şüphesiz Cezayirli düşünür Malik Bin Nebi’dir. Malik Bin Nebi, medeniyeti, ilerlemek için maddî ve manevî değerlerin tümü olarak görmenin yanında, Müslümanların asıl meselesini medeniyet meselesi olarak görür. Kültür kavramını ise bilgi ile değil davranış ile daha çok ilintili olduğunu belirtir. Sezai Karakoç’un medeniyet tasavvuru Masal isimli şiirinde açıkça görülür. Batı ve Doğu’dan hareketle, onları da varsayarak İslâm medeniyeti mefhumu üzerinde durur. Dinin, Medine’nin ve medeniyetin aynı kökten geldiğini söyler. Medeniyetin özünün ve ruhunun dinden geldiğini belirtir. Batı medeniyeti ile savaşmak için teknik, sanat ve estetik ifadelerin, düşünce dinamiğinin, bilim ağının olması gerektiğini dile getirir. Çağımız için hakikat medeniyetinin ağır sanayi ile korunabileceğini ifade eder. Günlük yazılarını topladığı Sütunisimli eserinde İslâm medeniyetinin has şekliyle kitap medeniyeti olduğunu haykırır. Benzer şekilde Turgut Cansever de medeniyet kelimesini ‘Medine’de Olmak’ olarak açıklar. Necip Fazıl, medeniyet görüşünü İdeolocya Örgüsü isimli kitabında “Benim kafamda Asyacılık, eski Yunandan beri seyrini, istihalelerini bildiğimiz Avrupa medeniyeti dışında ve ona rakip ayrı bir medeniyet tasavvurudur.” şeklinde ortaya koyar.  Doğu-Batı isimli şiirinde Doğu’yu ruh ile Batı’yı madde ile özdeşleştirir. Bu anlamıyla Necip Fazıl’ın ve Nurettin Topçu’nun medeniyet yaklaşımında ruhçu bir karakterin olduğunu söyleyebiliriz. Sezai Karakoç’a göre medeniyetin doğum yeri Ortadoğu’dur. Ortadoğu’nun kaderini tarihin kaderiyle bir tutar. Yusuf Kaplan, medeniyeti ‘Mekke + Medine = Medeniyet’ şeklinde formülize eder. Mekke’yi oluş, Medine’yi varoluş, medeniyeti ise oluş ve varoluşu var kılma imkânı olarak görür.   Lütfi Bergen ise medeniyet kelimesini fıkıhla yaşayan adaletli toplum olarak tanımlar. Kültür ve medeniyet mefhumlarının yanlış anlamda kullanıldığını ifade edenlerden biri de Bedri Gencer’dir. Bunu “Müslümanlar, sapla samanı, sahici ile sahteyi birbirine karıştırmaktadırlar.” ifadesiyle dile getirmektedir. Vefa Taşdelen, medeniyeti Habil-Kabil kıssası üzerinden yerleşik-göçebe kavramları üzerinden yorumlar. İhsan Fazlıoğlu, medeniyeti kültürün küllîleşmesi olarak görüp medeniyet kelimesi yerine temeddün kelimesini önerir. İbrahim Kalın ise medeniyet kavramını; kültür, âdet ve geleneklerin ötesinde varlığa ilişkin tutum ve davranışlar bütünü olarak ele alır. Bedri Gencer, medeniyete değil, hikmete dönmemiz gerektiğini özellikle vurgular. Hikmeti soyut görünen somut bir mefhum olarak, medeniyeti ise somut görünen soyut bir mefhum olduğunu söyler. Son dönem Osmanlı düşünürlerinden olan İbrahim Şinasi ile Musa Kâzım’ın hikmet ve medeniyet kelimeleri arasında ilişki kurmakta, bu sebeple zorlandığını belirtir.

Medeniyet kavramını genel olarak bir milletin dünya görüşü olarak algılıyorum. Bu dünya görüşünün arka planında o milletin tarih-toprak-aidiyet-tabiat ve insanla kurduğu ilişkinin mücessem hâlinin yattığını düşünüyorum. Elbette bu ilişki ahlâktan, estetikten ve bu etkileşim ağlarının oluşturduğu muharrik süreçlerden bağımsız değildir. Bu bakımdan modern dönemde, yeni bir toplumun inşasında kilit görev medeniyet kavramına düşmektedir. Din, ırk, mezhep, hizip, kültür farklılığına rağmen bir arada yaşamanın sağlanması, o milletin medeniyet kavramına yüklediği anlamla orantılıdır. Bu anlamıyla medeniyeti, İslâm dışı hâkim paradigmanın dayattığı kültürü kılçıklarından arındırma ve insanlığın hizmetine sunma ameliyesi olarak telakki ediyorum.  Eğer medeniyeti insanı yaşatan, insana değer veren temel ilkeler vasıtası olarak ele alıp milletimizin ufkuna sunabilirsek, toplumun yeniden inşa edilmesinin yolunu açmış oluruz. Şu hususu belirtmekte fayda var. Medeniyet, lüks ve şatafat içinde yaşamak olarak ele alınmamalıdır. Yani medeniyet derken, sade bir hayat tarzından uzak, tamamen sefahat içinde süregelen bir toplum yaşantısından bahsetmiyorum. Burada dikkat edilmesi gereken husus, toplumun birbirine kenetlenmesi, dayanışması, bunun üzerinden millet olma bilincini taşıması ve bu bilinci nesillere aktarmasıdır. Bu bilince hukuk, sanat, bilim, kültür, yerleşim tarzı, mimari yapı, ekonomik yapı ve politik yapı dâhildir.

Bu bakımdan tüm farklılıklarımıza rağmen temel insanlık ilkeleri etrafında dayanışma, kaynaşma, yardımlaşma bilincini nesillere eğitim, estetik, kültür, mimari, sanat ve hukuk yollarıyla aktarabilirsek, yeni ve sıhhatli bir toplum inşa edebileceğimize inanıyorum.  Bu inşa yolculuğunun lokomotifi ise medeniyet kavramına yüklediğimiz ilkelere ne kadar sadık kaldığımıza bağlı olacaktır.

Kaynakça:

Abdurrahman Arslan, Zaman Dışı Konuşmalar, Beyan Yayınları

Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslâm, Klasik Yayınları

Bedri Gencer, İslâm’da Modernleşme, Doğubatı Yayınları

Besim F. Dellaloğlu, Poetik ve Politik, Timaş Yayınları

Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, iletişim Yayınları

Erol Güngör, İslâmın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Yayınları

İbrahim Kalın, Barbar Modern Medenî, İnsan Yayınları

İhsan Fazlıoğlu, Medeniyet mi Temeddün mü?, İtibar Dergisi, Sayı: 22

İsmet Özel, Üç Mesele, Şule Yayınları

Malik Bin Nebi’de Medeniyet, Bedran Bin Lahsen, Terc: İbrahim Kapaklıkaya, Mahya Yayınları

Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyükdoğu Yayınları

Nurettin Topçu, Kültür ve Medeniyet, Dergâh Yayınları

Oswald Spengler, Batının Çöküşü,Terc: Nuray Sengebli, Dergâh Yayınları

Sait Halim Paşa, Buhranlarımız, İz Yayınları

Sezai Karakoç, Gün Doğmadan, Diriliş Yayınları

Sezai Karakoç, Sütun, Diriliş Yayınları

Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları

Tahsin Görgün, İslâm Batı İlişkileri Çerçevesinde Medeniyet Meselesi, Endülüs Yayınları

Turgut Cansever, Osmanlı Şehri, Timaş Yayınları

Yılmaz Özakpınar, Bir Medeniyet Teorisi Kültür ve Medeniyete Yeni Bir Bakış, Ötüken Yayınları

Ziya Gökalp, Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak, Akçağ Yayınları

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑